Köşe Yazıları

Akyazı

Küçücük bir şehrin içine sıkışmış koskocaman yürekli gençler olarak yetiştirdin bizi Akyazı.

Çoğumuzun kurduğu hayalleri anlatmasına bile izin vermedi kuralların. Ne olmak, nasıl yaşamak istediğimize aldırmadan gelişi güzel koyduğun kurallarınla, kimimizi kaybettin kimimizi de kazandın kendi fikrince.

Senin koyduğun kurallara uyum sağlayarak yaşamaya boyun eğmeyi kabul ettirmekti senin için bir genci kazanmak.

Kurallarının sebeplerine İster kültür, ister gelenek istersen başka bir kılıf uydur. Hiç biri haklı çıkarmaya yetmeyecek seni.

Hayallerimiz vardı hepimizin, gözlerimizin ışıl ışıl parıldamasıyla kendini gösteren. Hepimiz hayallerimizi olduğu gibi anlatacak kadar şanslı olamadık.

Şanssız olanlarımızın hayallerini sadece gözlerinin içine dikkatle bakan öğretmenlerimiz görebiliyordu. Görebiliyordu da ne oluyordu?

Eğer o öğretmende senin yetiştirip, sana geri döndüğüne göre, kazandığın gençlerden biriyse çoğu zaman aldırmıyordu gördüğü hayallere.

Akyazı’yı bilmeyen, tıpkı çocukluktan ergenliğe geçerken seni tanımaya başlayan gençler gibi şaşkınlıkla etrafında olup bitenleri, yağmur gibi yağan kuralları izleyen, o yabancı öğretmenler inanıyordu genelde gördüğü hayallere.

En büyük güç onların elindeydi. Tek yapacakları, senin dışında bir yerlerde de hayat olduğuna, yaşanabileceğine inandırmaktı hayallerini anlatamayan gençlere.

Kimi zaman yaptılar, kimi zaman eteklerini toplayıp kaçtılar.

Kendimi ne kadar şanslı görsem de benim bile hayallerimi anlatmaya çekindiğim zamanlar oluyordu. “dünyayı değiştiren kadınlar” isimli kitabı okuduğumu gören bir öğretmenimin “

O kadar da abartma istersen, gerçeğe dön” dediğini hatırlıyorum mesela.

O gün küçük bir tebessümle geçiştirdiğim öğretmenime keşke içimden geçirdiklerimi söyleyebilseydim.

Gerçi ne fark edecekti ki ne ben, ben olmaktan vazgeçecektim ne de o büyüklüğünden korktuğu dünyadaki gücünü hissedebilecekti.

Şükür ki inatçının tekiyim öyle her söze, her kurala, her engele boyun eğip hayallerimden vazgeçmiyorum. Ama herkes benim kadar inatçı olamayabilir.

Hani birçok aile çocuğunun uysal ve söz dinleyen olmasıyla övünür ya, işte ben inat edip sonunda istediğini yapmasıyla övünmek isterim çocuğumun.

Çocuğun olmadan bilemezsin diyen cümleleriniz size kalsın.

Doğruyu yanlışı öğrendikten sonra yaşamak istediği hayatı yaşamak da çocuğunuza.

Anlatamadıklarının içinde boğulup, olmak istemediği gibi yaşayarak, yapmak istemediklerini yapan bazı genç arkadaşlarımı üzülerek izliyorum.

Yapılacak hiçbir şey yok, böyle gelmiş böyle gider diyenlere de inanmıyorum.

Kalemimden dökülen kelimeleri de silemezler ya. Kim bilir belki bir öğretmenin gençlere bakışında minicik bir değişiklik olur, belki de bir aile hala fırsatı varken,çocuğuna ne istediğini sormaya cesaret eder.

Ah be Akyazı ne olmak istediğimiz gibi olmamıza izin verdin, ne de söylememize cümleleri gelişi güzel, dilimizin ucuna geldiği gibi.

Akyazı’m söylediklerime kırılıp da alınma sakın bana. Ben sende doğdum sende büyüdüm, seni bilir seni konuşurum.

Küçük şehirlerin kaderini yaşayan, olmak istediği gibi olamayanlardansın sende belki kim bilir. Mahalle baskısına sıkışarak büyüyen gençlerin hissettiklerini anlata bilmek için kızım sana söyledim ama bütün gelinler kendine düştüğü kadarını anlasın.

Akyazı.net Haber Sitesi

Bizim Sakarya İnternet Gazetesi

Girişmeye Başlarken

Hayatını şekillendirmek istediğin meslek hangisi olursa olsun üniversitede bölümü olduğunu, girişimci olmak isteyen geçlere de endüstri mühendisliğini tavsiye ettiğimi önceki yazılarımda ayrıntılı olarak açıklamıştım.

Bütün çalışma alanlarına kapılarını sonuna kadar açan endüstri mühendisliği bölümü, maalesef ki seçmeli girişimcilik derslerinden başka açık açık bir girişimcilik eğitimi vermemektedir.

Daha önce de bahsettiğim gibi endüstri mühendisliği ne olmak istediğinizle ilgili sınırlandırma getirmeden istediğiniz her şeyi olabilmeniz için size kapılar açmaktadır.

Girişimci olmak isteyen bir endüstri mühendisi adayı olarak içerisinde yer aldığım, beni girişimci olarak yetiştiren, gerekli network ve eğitimlerle kendimi geliştirmemi sağlayan dünyada bir ilki temsil eden Girişimcilik Vakfından bahsetmek istiyorum.

En başarılı girişimcilerden gelen tavsiyelerle en detaylı yol haritalarınızı çizmek istiyorsanız hiç vakit kaybetmeden başvurmalısınız.

“Farkınız özgürlüğünüz, cesaretiniz girişiminiz olsun” sloganıyla yola çıkan Girişimcilik Vakfı, kurulduğu yıl 6400 başvuru arasından seçtiği 40 girişimci adayı ile dünyayı değiştirmeye gücü yeteceğine inanacak kadar cesur, kararlı ve hayal ettiklerinin peşinden yılmadan koşan gençlerle hızla gücüne güç katıyor.

Sina AFRA (markafoni kurucu ortağı) başkanlığında kurulan Girişimcilik vakfı, Google, Ezcazıbaşı, Index, Sabancı, Boyner gibi birçok markalaşmış isim ile yürütülmekle beraber yalnızca üniversite öğrencilerinin başvurularına açık olmaktadır.

İlk toplantısını geçtiğimiz günlerde düzenleyen vakıf, Google uygulama eğitimleri, ofis ziyaretleri, sürpriz hediye ve aktivitelerle birlikte girişimci gençlerin talep ettiği staj, üst düzey program eğitimleri ve daha sürüyle fırsatı da çok kıymetli öğrencilerine sunmaya açık olduğunu belirtmektedir.

Silikon vadisi, Davos ve çeşitli ülkelerdeki teknoloji merkezleri ziyaretlerini de dönem içindeki planları arasında gösteren vakıf, gençleri girişimlere teşvik etmek adına belli bir miktarda da burs sağlamaktadır.

Gittikçe zorlaşıyor gibi gözükse de, gözünü açmış fırsat kollayan, elinden kolundan bilgisayarını bırakmayıp oradan oraya açılan sitelerle sürekli yeni bir şeyler keşfeden gençler için aslında dünya gün geçtikçe küçülüp zaman geçtikçe kolaylaşıyor.

Aklınıza gelen bir fikri küçük bir web sitesi ile girişimciliğe dönüştürüp dünyanın her yerinden ulaşılabilecek duruma getirebiliyorsunuz daha ne olsun.

Web siteleri içinde öyle çok büyük paralar gerekmiyor artık. Size uyacak bir ara yüzü ve site adını makul bir fiyata satın aldıktan sonra kazanmaya başlamak an meselesi oluyor.

Sektörün içinde yer aldığımdan net bir şekilde söylüyorum ki internet kocaman bir pazar. Her fikrin, her uygulamanın hitap edebildiği hedef kitlesi mutlaka bulunuyor. İnternette rastladığımız site veya uygulamalar iyi paralar kazanınca “Yeminle benim aklıma gelmişti” diyerek yakınmak istemiyorsanız elinizi çabuk tutun.

Girişimcilik denince illa ki internet üzerinden bir şeyler yapmak akla gelmemeli ama böylesine yeni ve hızla büyüyen bir pazar varken internetsiz bir girişimcilikte pek cazip gelmiyor.

Sadece girişimcilik konusu değil, özellikle eğitim söz konusu olduğunda da internet bambaşka anlam kazanıyor. Dünyaca ünlü üniversitelerden takip ettiğim, çok kıymetli hocaların derslerini sıcacık evimde dinliyorum ötesi var mı? Henüz üniversitemdeki hocaları, Skype üzerinden yabancı bir konuşmacıyı derse online olarak bağlama konusunda razı edemedim ama eminim ki birkaç kuşak sonra her üniversite dünyaca ünlü girişimci, profesör ve uzmanları canlı canlı derslerine konuk edecek.

Neyse ki bizler hocalarımızdan birkaç adım ileriyi görebiliyoruz. Gelecek bize emanet olduğuna göre sorun yok. Tabi işgal ettikleri kadroları boşaltmamaya devam ederlerse bilemeyeceğim.

Her ne kadar elimizdeki telefona, bilgisayara kızsanız da bizler iyi yetişiyoruz. Hele ki girişimcilik üzerine bizleri yönlendiren kurumlar , vakıflar bizlerin elinden tuttukça daha hızlı yükseliyoruz. Girişimci demek yenilikçi demek, çağın peşinde hatta birkaç adım önünden koşan demek. Hedeflerinize ulaşmak için öğrendiklerinizle her zaman farkınız özgürlüğünüz, cesaretiniz girişiminiz olacaktır.

Akyazı.net Haber Sitesi

Bizim Sakarya Gazetesi İnternet Sitesi

Kaçıp Giden Fırsatlar

Gün içinde ne kadar çok fırsat çıkıyor karşımıza. Çoğunu fark etmediğimiz o fırsatlar ne kadar çok çıkış noktası gösteriyor bize memnun olmadığımız hayatlarımızdan.
Elimizden bir şey gelmezmiş gibi şikayet edip duruyoruz her şeyden, herkesten. Önce kendimizi değiştirmemiz gerektiğini bir türlü kabul etmek istemiyoruz.
Huyumuzu, suyumuzu, değerlerimizi değiştirmekten bahsetmiyorum elbette, takılıp kaldığımız, hayatımızın değiştirilmezlerinden olduğunu sandığımız alışkanlıklarımızı kastediyorum mesela.
Her yaptığımızın doğru olduğundan o kadar eminiz ki, bir şeylerden şikayet edip dururken, kendimize bakmaya gerek bile duymuyoruz.
Oysa farkındalık değil midir değişimin temeli? Farkedip, kabullenmek ve değişime istekli olmak değil midir değişimin felsefesi?
Herkesin, her şeyin yanlış olabileceği düşüncesine tüm zihimizle inanmışken, bizim en doğruyu bilip, en doğru şekilde davrandığımızı düşünüyor olmamız biraz fazla ironik değil mi?
Bizi memnun etmeyen bir şey yaşadığımızda, buna kimin sebep olduğu sorusu gelir ilk önce aklımıza. Milletçe böyle sorulara ortak cevabımız bile hazırdır.
Yaşadığımız bir sorun ülkenin bütününü ilgilendiriyorsa suçlu Amerika, sadece şehrimizi kapsıyorsa
da suçlu belediyeler olur her defasında.
Sadece bizi rahatsız eden durumlar için de günah keçilerimiz vardır mutlaka. Annemiz, babamız, kardeşimiz, çocuğumuz, arkadaşımız… Suçlu biri vardır işte bizden başka.
“Bizde sorun yok ki, suçlu hep onlar, şu hayatta mutsuz olduğumuz ne varsa hep onların veya kaderin suçu.
Biz ne yapalım kader böyle yazılmışsa” diyen iç seslerimiz kapatır gözlerimizi, gözlerimizin önündekilere. Kendimizi kaderin kollarına bırakacaksak ne anlamı kalıyor biz olmanın. Kukla olarak gönderilmedik ki, bize yazılmış senaryoların oyuncusu olarak yaşamıyoruz ki her şeye kader deyip geçelim.
Biz hiç kendimize çeki düzen vermeye uğraşmayalım, etrafa atıp tutalım sonra da napalım kader bu diyelim öyle mi? Yok öyle bir dünya.
Hadi zahmet edipte görmeyi beceremediğimiz fırsatları bir kenara koyalım. Şu göre göre itelediğimiz fırsatlar ne olacak?
Nasıl yaparsak ne şekilde faydaları olduğunu adımız gibi bildiğimiz halde yapmadığımız o fırsatlar ne olacak? Kimi zaman tembellikten, kimi zaman da …
Bilmiyorum ki kimi zamanda ne? Ya hu göre göre, bile bile insan nasıl memnun olmadığı bir hayattan sıyrılamaz.
Altın tepside, gözünün önünde, elinin altında olan fırsatları nasıl umursamaz.
Ne yapması gerektiğini bildiği halde yapmayanlar psikolojik sebeplerin arkasına sığınmasın artık boşuna. O iş yalan oldu.
İnsan istedikten sonra zihninin her şeyi yapabilmeye gücünün yettiği defalarca ispatlandı. Günümüz artık kendi kendine zihnini yönlendiremeyenlerin kolayca danışman bulup faydalanabileceği duruma gelmiş, internette siteler bu tür konularla dolup taşmışken bahane uydurmayalım artık ne olur.
Hala fırsatımız varken, sıyrılalım bizi memnun etmeyen hayatımızdaki kendimizden.

Bizim Sakarya gazetesi internet sitesi

Akyazınet haber sitesi
Balkabakları

Ülkemiz ile ilgili sağda solda çıkan haberler kabak tadı vermeye başladı artık. Gazetelerden, internet sitelerinden okuyup, televizyonlardan izlediğimiz “yok artık! Bunu da mı yapmışlar” haberleri, maşallah Akyazılı Fadıl’ın yetiştirdiği 350 kilo olan balkabağı gibi, bitmek tükenmek bilmiyor.
Başkaları gibi bende “sizi uyutuyorlar” demek istemiyorum ama uyumayın be kardeşim! Bu kabaklar kendi aralarında rahatlıkla tozlaşma yaparlar. Siz işinizi arının, kelebeğin keyfine bırakmayın sabahın 6’sında kalkın kendi kabağınızın tozlaşmasını kendiniz yapın. Bozmasın tarlanızın düzenini öteki beriki. Ötekinin berikinin etkisiyle çabucak çoğalan kabaklar kulağa hoş gelse de öyle bizim oraların(Sakarya’nın) koca balkabaklarının tadını vermez. Yabancı el değmiş bir kere, hiç İbni sina’nın kitaplarında anlattığı mucizeviliğinden eser kalır mı o balkabaklarında? Bizzat ilgilenip, balkabaklarını Sakaryalılar gibi, bu ülke için özenle yetiştireceksin ki; ülken sokağa çıkma yasakları getirecek kadar mikroba bulaşıp kanser olmasın, yaşadıklarını unutup duran Alzheimer hastalarına dönüşmesin, zararlı yağların kanına bulaşmasına engel olsun , bulaşan varsa da onları sünger gibi emip seni kolesteroldü bilmem neydi diye uğraştırmasın, sana bulaşmaya kalktığı gibi boyunun ölçüsünü alıp gitsin. Gereksiz yere çoğalıp durmana, yerim var mı yok mu demeden her geleni ülkene alıp kilo problemi çekmene engel olmak için, içeri aldıklarını kolayca sindirsin hatta ve hatta balkabakların öyle bir yetişsin ki mide ve bağırsaklarına iyi gelip o içine aldıklarını zarar verdiğini hissettiği anda kolayca ülkesinden boşaltsın.
Sen hele bir yetiştir de, ondan sonra kabuğunu, içini, çekirdeğini her neresini her nasıl tüketirsen tüket. Taşı, toprağı, havası, suyu cennet ülkem bal gibi gençlerini, kabak gibi yetiştirme! balkabağı gibi yetiştirmeyi bir becer artık. En verimli tarlalarında kabak gibi kendini gösteren gençlerine bir bak bakalım asıl dertleri neymiş. O sapasağlam tohumlar ne oluyormuşta yetişecekleri tarlaları savaş meydanlarına dönüştürüyormuş. Üzerlerine zehir akıtmak yerine karşına al da bir konuş, bir adam yerine koy. Ülkenin içinde bir savaş varsa, senin gençlerin sana kafa tutuyorsa, bu demektir ki sen bir şeyleri bir yerlerde yanlış yaptın. Kısa vadede çözüm almazsın elbette uzun vadede çözüm alacağın, binbir emekle yürüteceğin projeler geliştir. Çok kıymetli hazinen olan genç nufusunun kıymetini bil. Tozlaşmalarını ötekine berikine bırakıp kenara çekilme. Senin gencine, sen değer ver. Senin gencini sen yetiştir. Gençlerin senin sorunun değil, çözüm ortakların, geleceğin, kurtuluşun olsun. Sen hele bir çatışmayı bırakıp yanına çekmeyi becerebilsen, dünya devi olma yolunda seni omuzlarına alıp sağı solu titrete titrete yürür bu gençler. Baksana hiç bir şey döndüremiyor onları baş koydukları yoldan. Tutturdularmı ne de güzel tutturuyorlar işte tam ülkene yakıştığı gibi. Zoru gördükçe üstüne gidiyorlar, engel mengel tanımıyorlar, yeri geldi mi herkese ama herkese kafa tutuyorlar. Eee kötü mü?
Senin böyle sapasağlam gençlerle dolu bir ülken var ve sen onlarla birlik olmayı beceremiyorsun. Onların gücünü Türkiye çatısı altında toplayıp ilerleyemiyorsun. Bu gençler senin, senin ülkenin. Bu gün başkasının yönlendirmesine izin verip zarar gördüğün o gençler düşmanın değil. Geçmişte ve bu günde yaptığın hataların. Farket artık gençlerindeki gücü.
“Sen bir devsin” ülkem “yükü ağırdır devin”. Gençlerine sarıl ,“kalk ayağa,dimdik doğrul ve sevin”
Bizim Sakarya gazetesi internet sitesi
Akyazınet haber sitesi

Bayram Tadında

Bayramı bayram yapan aileyle, akrabayla, eşle dostla edilen o tatlı muhabbettir. Büyükler camda yol gözlerken bayramları tatil fırsatı olarak görmek kültürümüze ihanettir.
Kahvaltı sofrasını hazırlamış, bayram namazından gelecek olanları beklerken, harçlık alma umuduyla el öpme sırasına girmiş çocukları tebessümle izlemektir bizim bayramlarımız. Kahvaltı sofrasında uzun uzun edilen muhabbetleri kahkahalarla süslemek, kapının zilini çalan çocukları çikolota,şekerle karşılamaktır. Bir de uzun zamandır görmediğin yakınlarının halini hatrını sorma, gün içinde koşuşturup dururken ertelenen her anı telafi etme fırsatıdır. Kapı kapı dolaşılan akrabalarda patlayana kadar tatlıları, sarmaları hele bir de kurban bayramıysa kavurmaları löp löp götürmektir.
İster bir, ister iki gün olsun ama yinede bayram gibi bayram olsun. İş güç yok diyip akşama kadar yattığımız, sahile, plaja, dağa, bayıra gittiğimiz sıradan tatil günlerinden birine dönüşmesin, yolumuzu bekleyenlerin gözleri yaşarmasın, belki de ilk defa kapımıza gelen çocuklar geldiğine pişman olmasın böyle günlerde.
Şunun şurasında ne varki dedelerimizden, ninelerimizden bize kalan. Geleneklerimiz düzene uyma çabasıyla kaybettiğimiz eski zaman anılarına dönüşmüşken, kör topal devam eden bayram tadında bayramları korumaya çalışmaktan başka ne geliyor ki elimizden. Düşünmeden savurduğumuz kültürümüzün bizlere kaybettirdiklerini farketmeden, dün ile yarın arasındaki rolümüzü hakkıyla yerine getirmeden, gelecek için bu günün çocuklarını yetiştirmeye çalışıyoruz ya, işte buna gülüp geçiyorum.
Son zamanların en büyük hastalığı olan, çevresinde olup bitenlere duyarsız, kendinden başka kimseyi düşünmeyen gençlerden korkan işverenlerin, vakıfların, eğitimcilerin en büyük çabası, sosyal sorumlu gençler yetiştirmeye çalışmak. Çevresinde olup biten olaylara ilgi duyan, kendine kattıklarını başkalarına aktaran, karşılık almadan bildiklerini öğreten, duygusal zekası yüksek, polüler adıyla “give back” yapan bir nesil oluşturmak.
Apartman dairelerine sıkışıp, koskoca okullarda dört dörtlük eğitim alan o gençler kültürümüzden, gelenek ve göreneklerimizden öylesine uzak, öylesine yalnız yetiştiriliyor ki kendilerinden başka kimseyi umursamaz hale geliyorlar. Sonra da uğraş dur bu çocuklara “give back” öğretmeye. Oysa bayram seyran bilen, akrabasını, atasını, anasını arayıp soran, derdine, sevincine ortak olup, düğüne, cenazeye koşan bir gençten çevresine duyarsız olması beklenir mi? Amerika’dan kopup gelen bu give back akımı bizim zaten özümüzde, kültürümüzde, damarımızdaki kanımızda var.
Bayramı bayram gibi yaşamak geri kafalılık değil. Özümüz, kültürümüz, gerçeğimiz ve hatta geleceğimiz. Kültürümüzü kaybettikçe ortaya çıkacak probleri kapatmak için başka yollar aramaya çalışacağımıza, kültürümüze sahip çıkmak daha kolay değil mi?
Herkese bayram tadında, mutlu, huzurlu bayramlar dilerim…

Bizim Sakarya gazetesi internet sitesi

Başarı

Çoğumuzun mutlu olma sebebi olarak gördüğü başarı ne kadar da farklı anlamlara karşılık geliyor her birimizin zihninde. Böylesine göreceli bir kavramı nasıl oluyor da eğitim hayatımız boyunca aldığımız notların, sınav sonuçlarının içine hapsedebiliyoruz.
Küçücük yaşlarımızda çevremizde gördüğümüz her şeyi merakla sorgulayan cümlelerimiz gittikçe köreltiliyor eğitim hayatımız içerisinde. İki artı iki kaç eder diye sorduğumuzda dört cevabını verene “niye” dediğimizde nasılda yadırganıyoruz. Sürekli doğru sorular sormaya karşı şartlandırılan zihnimiz var olan sitemin bir parçası olarak yetişmek üzerine eğitiliyor. Üniversiteye kadar öylesine meşgul ediliyor ki zihnimiz, biz kimiz? Neyiz? Ne yapıyoruz? Ne seviyoruz? Nereden gelip nereye gidiyoruz? Diye düşünecek vakit dahi bulamıyoruz. Üniversiteye gelince işler biraz değişiyor tabi. Doğup büyüdüğümüz aile kültürümüzün dışına çıkmak, farklı kültürleri keşfetmek çok şükür ki sorgulayabilme yetimizi bize yeniden kazandırıyor. Bu yetimiz sayesinde tanıdıkça, öğrendikçe doğruyu, yanlışı sorgulayıp kendi doğrularımızı bulabiliyoruz. Kendi doğrularımızı buldukça da kendi başarı tanımımızı yapabiliyoruz. Sorgulama kelimesini duymaktan ürken birçok aile olduğunu biliyorum. Korkmayın, zannettiğiniz kadar kötü bir anlamı yok bu kelimenin. Çocuğunuza öğrettiklerinizin doğruluğundan bu kadar mı şüphe duyuyorsunuz da sorgulamasından korkuyorsunuz? Bırakın her çocuk küçük yaşlarda yanlış ilkokul, yanlış öğretmen yüzünden kaybettiği çok önemli yetilerinden biri olan sorgulamayı yeniden öğrensin. Sorgulasın ki emekleriniz boşa gitmesin, kendini olduğu gibi ifade edebilmenin bir yolunu bulsun, yaptığı her ne olursa olsun kendi imzasını atabilsin.
Yapılan en büyük hatalardan biri de daha küçük yaşlarda çocuklar için en doğru üniversite neresi diye tasalanmak. Oysaki en doğru ilkokul, en doğru öğretmen neresi diye tasalanılsa çocuk zaten en doğru üniversiteyi kendisi bulacak ve ailenin kedini yormasına hiç gerek kalmayacak. Yok, bize ilkokul için tasalanıp gerisini çocuğa bırakıp kenara çekilmek yetmez, illa bir şeylere tasalanmamız lazım anne baba olmanın kuralı budur diyorsanız, çocuğunuza parasını işletmeyi öğretmeye tasalanın. Sürekli para biriktirmeyi öğretiyorsunuz ya hani, onun yerine elindeki parayla para kazanabilmesini öğretin mesela. İlkokul yıllarında çocuğunuzun yatırımcısı olun. Aylık üç beş lira fazladan verip bu parayla bir şeyler alıp satmasına teşvik edin, bunu becerebilmesiyle övünün, para kazanmayı, kendine güvenmeyi öğretin, sonra bırakın çocuğunuz yürüsün gitsin. Böyle bir çocuğun hayatta başarısız olması mümkün olabilir mi?
Yalnızca sisteme uyum sağlaması üzerine yetiştirilen nesillerden daha güzel bir dünya kurmaları beklenemez. Neyin neden olduğunu düşünmesine dahi izin verilmeyen çocuklar yeni bir dünya inşa edemez. Başarıya giden yolda çocukların biraz da hata yapmalarına izin verelim. Zaten çocuk hedeflediği her şeyi başarıyorsa kapasitesinin farkında olmadan, gücünün yettiğinden küçük hedefler ortaya koyuyor demektir. Çünkü hata varsa, öğrenilecek bir şey var öğrenilecek bir şey varsa da kendini geliştirme fırsatı var.
Zaten kendini geliştirdikçe potansiyelini keşfedenlerin, başarıya giden yolları başarısızlıklarla doludur. Başarısızlıklarından ders alıp ileri düşenler, kendi tanımladıkları başarıya eninde sonunda ulaşacaklardır.
Benim tanımıma göre ise başarı Churchill’ın da dediği gibi; başarısızlıktan başarısızlığa hevesini kaybetmeden koşabilmektir. Ben başarısızlıklarımla var olduğumu düşünüyorum. Sürekli yeni bir şeyler deneyerek başaramadıklarıma, başardıklarımdan daha fazla önem veriyorum. Başaramadıklarım, hayatta hala başarmak için uğraşmamı gerektirecek bir şeyler olduğunu bana hatırlatarak bana enerji veriyor. Bana göre, annenize, babanıza ya da arkadaşlarınıza göre değil kendi değerlerinize ve isteklerinize göre; başarılar dilerim.

Bizim Sakarya gazetesi internet sitesi

Akyazınet internet sitesi

Girişimciliğe Dair

Dershanelerden, özel derslere koşuşturan liseli gençliğin dilinden “girişimci olacağım” sözünü pek duymaya alışık değiliz. Nasıl olalım ki? Hele bir desinler, çocuğum okumayacak paniğiyle okuldan dershaneye kadar her yeri ayağa kaldırır aileler. Onlarda kendilerine göre haklı tabi, bu zamana kadar ticaretle uğraşan, girişimcilik yapan kimi gördülerse üniversite filan okumamış. Ya babasının parasını işletmiş ya da borç içinde debelenmiş. Peki ya şimdi?
Önceden üniversiteler yalnızca iyi para kazandıracak meslek sahibi olmak için gidilen okullar olarak görülürdü. Malı mülkü, babasından kalacak dükkanı olanlar için zaman ve para kaybından başka bir şey değildi. Sonra sonra eğitim, vizyon kazanmak, hayata baktığın pencereyi genişletmek ve yaptığın her işe değer katmak için önemli hale geldi. Şimdilerde ise durum öyle ki, üniversiteler bile artık bize yetmemeye, mba, micro mba, e-mba programları, girişimcilik, liderlik, pazarlama eğitimleri havada kapışılmaya başladı. Gel gör ki aileler bunlardan haberdar olsa da olmasa da “yavrum oku da doktor ol” demek yerine “yavrum oku da girişimci ol” demeyi bir türlü beceremedi. Çocuğuna çok güvendiği için doktor olmasını istediğini söyleyen o aileler, aslında çocuklarının başı sonu önü arkası net olmayan işlerde başarılı olabileceğine inanmadıkları için doktor olmasını istediklerini bir türlü kendilerine itiraf edemedi.
Ülkemizin en değerli gençleri ailelerinin korkuları ile kimi zaman zorla kimi zamanda çocukluktan itibaren empoze edilen düşüncelerle doktor oldu çıktı. Elbette ki onlara çok ihtiyacımız var ama bir ülkenin gelişmesi, hizmetinin veya ürününün yurtdışı satış rakamlarına bağlıysa, kimse kusura bakmasın, en parlak gençlerin doktor olmaya zorlanması bu ülkeye verilen büyük zarardır. Siz çocuklarınızı vizyoner ve çevresine karşı duyarlı olarak yetiştirin, sonra bırakın vatanına milletine ve size hangi yolla daha hayırlı olacaklarına kendileri karar versinler.
“Girişimci olmak istiyorum, kesinlikle kararım budur” diyen gençlere de tavsiyem, Odtü, Bilkent yada Boğaziçi üniversitelerinde endüstri mühendisliği okuyun. Böylece ekonomiden, üretim sistemlerine, pazarlamadan, yazılım teknolojilerine kadar her alanı tanıyıp, ayakları yere sapasağlam basan iş fikirleri oluşturabilirsiniz. “Girişimci mi olsam, üretimde mi çalışsam yoksa sağlıkta veya başka bir alanda hizmet veren bir sektör içinde mi yer alsam karar veremedim” diyorsanız, yine endüstri mühendisi olun. Okurken ne istediğinize rahatlıkla karar verip, uzmanlaşabilirsiniz. Yeterki mühendis olun ve üretin.
Şunu da unutayın ki 3 tip mühendis vardır;
1-Tabutun içinde yatanlar yani kurumsal şirketlerde çalışan mühendisler.
2-Tabutu taşıyanlar yani üniversitede öğrenci olan, kurumların projelerinin çoğunu üstlenen mühendis adayları
3-Cenazeyi organize edenler yani girişimci mühendisler
Hazır gençken hayallerinize, hayata ve hatta dünyaya girişmekten korkmayın. Kaybedecek neyiniz var ki…

Bizim Sakarya gazetesi internet sitesi

Akyazınet haber sitesi

Acı Günün Anısına

Her ne kadar yalnız doğup yalnız ölüyor olsak ta son nefesimizi verene kadar hayatımıza ortak olmak üzere, doğar doğmaz hediye ediliyor bize aile ve akrabalarımız. Kimileri nefsine köle ettiği hayatını mahrum bırakıyor bahşedilen bu en güzel hediyeden, kimileri ise zamanla dostlar ekliyor bu hediyeye ve hayatı daha bir yaşanılabilirleşiyor.

Koşuşturma içinde geçen sıradan günlerimizde fark etmiyoruz sahip olduklarımızı. İnsanoğlu işte illa bir sıkıntı içine düşmemiz gerekiyor hediye edilenlerin değerini anlamamız, onlara sıkı sıkı bağlanmamız için. Gün içinde öyle kör öyle bencil yaşıyoruz ki neyimiz var neyimiz yok göremiyoruz. Hatta bazen hali hazırda sahip olduğumuzu fark etmediklerimize sahip olmak için kendimizi parçalıyoruz. Huzuru, mutluluğu paranın, başarının, makamın altına bir yerlere saklanmış sanıyoruz. Sonra birden hastalık, ölüm veya başka bir acı ile sarsılıp iki gün ” en önemli şey sağlık” diye gezinip, ardından sağlığımızı, elde etmek istediklerimiz uğruna harcamaya devam ediyoruz.

Ads by Plus-HD-V1.1×Acı ile sarsıldığımız zamanlarda ailemiz, akrabalarımız, dostlarımız biz fark etmeden tutuyor bizi, yıkılmamıza engel, acımıza ortak oluyor. En derinini kendimize ayırarak parça parça bölüp paylaştırıyoruz acımızı. Sadece yanı başımızda onları görmek bile yetiyor bazen. Acıyı unutturmuyor ama mutlu ediyor işte, güç veriyor. Başını koyup ağlayabildiğin o sıcacık omuzlar hayata bağlıyor. Kaybettiklerine rağmen yaşamana değecek birileri olduğunu hatırlatıyor. Böyle günlerde hayal kırıklıkları da oluyor elbette. Gözlerin en çok görmek, kulakların en çok duymak istediğini ararken kırılıyor bir şeyler. Bu kırıklıkların yanında gördüğüne, duyduğuna şaşırdıkların da oluyor. Velhasıl kelam eş, dost, akraba kötü günde kendini belli ediyor.

Sıkıntılı zamanlarımda, birbirine sırt çevirmiş akrabalar gelir aklıma. Öyle nefret öyle öfke doludur ki onlar, ne ölüm ne başka bir şey ders olmaz onlara. Birbirlerine bahşedilmiş hediyeler olduklarını bilmezler. Akılları başlarına gelsin diye yaşadıkları tokat gibi belalarla düzelmezler. Yapayalnız ölene kadar yapayalnız yaşar giderler. Eşin başka, dostun başka, akrabanın bambaşka olduğunu hiç bir zaman idrak edemezler.

Çok şükür ki akrabanın, eşin, dostun ayrı ayrı kıymetini bilen bir aileyiz. Acı günümüzde kilometrelerce uzakta olmamıza rağmen bizi yalnız bırakmayan, gelemeyip arayan herkese yazıcı ve saban aileleri adına teşekkür ediyorum. Allah hepinizden razı olsun.

Akyazı.net Haber Sitesi

Bizim Sakarya Gazetesi İnternet Sitesi

Sınırların Ötesinde Pazarlama

Günümüzde en çok ürettiklerimizi pazarlama aşamasında sıkıntı çekiyoruz. Ürettiğimiz her türlü ürün ve hizmet için geliştirmemiz gereken pazarlama stratejilerine gerekli özeni göstermiyoruz. Zihnimizin sınırları arasında debelenip dururken pazarlamanın önemini üretimin gerisine atıyoruz.
Pazarlama stratejilerinin yalnızca kurumsal şirketler tarafından hazırlanması gerektiği gibi eski kafalı yargılarımız var. Elbette ki herkes gidip milyon dolarlar harcayarak pazarlama sürecinin takibini yapacağı yazılım programları satın almayacak. Sadece yaptığı işe olan saygısıyla biraz araştırma yapıp, biraz gözlemleyip, biraz da hizmetini pazarlamayı bilecek hepsi bu. Pazarlama stratejileri oluştururken ilk sorumuz “neden beni tercih etsin?” Bu soruya kendimizi tatmin edecek bir cevap bulduktan sonra hedef kitlemizi bize ihtiyacı olduğuna inandırdık mı tamam. Oldubitti işte, biraz düşünerek basitçe pazarlama stratejimizi oluşturduk. Geniş düşünüp, kendimize sınır koymadığımız sürece her şey oldukça net. Kişilerin kendi zihinlerine koyduğu sınırları geçtim, artık birbirimizin zihinlerine yani geleceğine de önemli sınırlar koyup hizmet alanımızı daraltıyoruz. Peki bu sınırların ülkemizin, çocuklarımızın ve hatta torunlarımızın geleceğini etkilediğinin farkında mıyız?
Mesela ilçemizden doktor, mühendis, mimar, öğretmen çıkar ama bir Harvard’lı bir Oxford’lu çıkmaz değil mi? Kimse bu dediğime gülüp geçmesin! İki Anadolu, bir Anadolu öğretmen bir de fen lisesi olan ilçemizde kaç öğrenci yurtdışında eğitim alabileceği dünyaya kafa tutan okulların giriş şartlarından haberdar? Kaç öğrenci veya öğretmen bu okullara girilebileceğini düşünerek ya da sadece meraktan tek tuşla bu okulların öğrencilerden beklediklerini okumuş? Ülkemizde yılda kaç öğrenci bu okullara yerleşiyor? Öğrenciler, aileleri ve öğretmenleri tarafından hala riske girmeden para kazanılacak iş kollarına yönlendirilmeye devam ediliyor. Tamam kimsenin adam yerine koymadığı, şekeri, ekmeği zor bulduğumuz zamanlardan geçmiş bir ülke olabiliriz ama artık başkayız. Hiç bir ülke yalnızca hükümetinin siyasi veya ekonomik başarıları ile en tepelere gelmez.
Yeni nesillerin önderliğini yapan öğretmenler, aileler vizyonlarını, bakış açılarını geliştirmedikleri sürece ülkemiz için çok büyük işler başarmış saymasınlar kendilerini. Gün öğrencileri üniversiteye hazırlama günü değil! Gün öğrencileri hayata, iş dünyasına, başarmaya ve girişimciliğe hazırlama günü. Bugün en güzel okulları bitirip işe girmeye çalıştığımız o şirketler, fabrikalar birilerinin emeğiyle, girişimciliğiyle, girdiği risklerle şimdiki konumuna ulaşmadı mı? Hem devlet hem de özel sektörler tarafından girişimciye maddi manevi verilen destekler böylesine yoğunken hayata girişmek hala neden zor.
Güvenli ve sıradan adımlar atmak eskide kaldı. Dünya korkudan korkar hale gelmişken artık kendi farkını katarak doğru insanlara doğru attığın adımlar önemli. Doğru insanlara ulaşmanın yolu da kendini ve yaptığın işi pazarlamadan geçiyor. Sınırlardan kurtulup, sahip olunan değerleri pazarlayacak gençler büyütmenin zamanı geldi Sakarya’m.

Akyazı.net Haber Sitesi

Bizim Sakarya Gazetesi İnternet Sitesi

Vefa

Her ne kadar entrikalarla dolu olarak bilinse de siyasetinde olmazsa olmazıdır saygı ve hürmet. Tecrübeye saygı, yapılan icraatlara saygı, emeğe saygı, tüketilen zamana saygı, hiç bir şeye olmasa bile halkın desteğiyle gelen liderlere halk için saygı!

Neler gördük neler işittik, Türk tarihine damgasını vuracak kaç dönüm noktasına şahitlik ettik. Dönüm noktalarında milletimiz için seçilen yollara kimi zaman öfkeyle başkaldırıp kimi zaman sevinçle kendimizi adadık amma ve lakin saygı göstermeyi bilmeyen siyasilere menfaatlerimizi umursamadan yüz çevirmeyi bir türlü öğrenemedik.

Milletine hizmet etme amacında olan bir siyasetçinin partisi, lideri hatta dava arkadaşları bile değişebilir önemli olan duruşunu lekeleyecek, pişman olacağı söz ve davranışlardan uzak durarak saygılı olmayı bilmesidir. Pişman olabilmekte asalet gerektirir ya neyse. Miting meydanlarında kendine dair anlatabileceği hiç bir şey olmadığı için diğerlerine atan tutan siyasileri çok duydukta kendi partisinin emektarlarına atıp tutanlara da yeni yeni rastlıyoruz. Siyaset öyle ki, “bundan sonra hiç bir şey beni şaşırtamaz” dediğin anda bir yeni şaşkınlığın daha içinde buluyorsun kendini. Gülsem mi acısam mı diyip boş veriyorsun şahit olduklarına. Aynı partinin siyasilerinin birbiri için söylediklerini mezhebin kaldırmıyor. Ya davasından ya da karakterinden şüphe duymaya başlıyorsun bu saygısızların.

Saygı gösterip hürmet etmeyi her kişi bilmez, er kişi bilir. Her kişiyle dolup taşan partiler yalnızca er kişiler kalana kadar ayıklanmadığı sürece davanın başı bir tarafa ayakları başka bir tarafa oynayacağından, ortada ne baş ne ayak ne teşkilat ne de dava kalır.

Bunu bildiğinden olacak ki, altmış ikinci hükümet kurucumuz, önce seçmenlere sonra da altmış bire olan saygısından kabinede büyük değişiklikler yapmayarak saygısını ve hürmetini daha ilk adımıyla gösterdi Türk milletine. Anlamış olduk ki kendinden öncesine demediğini bırakmayan yeni dönem siyasilerinden olmayacak Davutoğlu. Düzeni, birliği ve berberliği bozmadan vefakâr bir başbakan olacak.

Başını dik tutan yeni dönem hükümetimizin ayaklarını başka yöne doğrultmayan siyasilerle yere sağlam basacak bir dava ile ilerlemesi dualarımla, milletimize, şanlı Türk tarihimize ve yükselen Türk gücümüze hayırlı olsun.

Akyazı.net Haber Sitesi

Bizim Sakarya Gazetesi İnternet Sitesi

Gerçeklerimiz

Ne kadar çok seçim yapmak zorunda bırakıyor şu kısacık hayat bizi. İsteklerimiz, zorunluluklarımız, emin olamadıklarımız bazen de kendimize dahi itiraf edemediklerimiz arasına sıkıştırarak. Menfaatlerimiz işin içine girdiğinden, İstekler ve zorunluluklar arasında seçim yapmak çok ta zor olmuyor. Asıl seçim kendimize dahi itiraf etmeye zorlandıklarımız ortaya çıktığı an başlıyor.

Ne kadar ısrarla kendimizi tanıdığımızı söylersek söyleyelim, toplum baskısını, beklentileri, sorumlulukları, sınırları, öğretilmiş doğruları ve yargıları üzerimizden atmadan kim olduğumuzu, sınırlarımızı, nereden gelip nereye gittiğimizi, gerçekte ne istediğimizi hiç bir zaman fark edemeyeceğiz.

Hadi bunu biraz somutlaştıralım ve “kesinlikle doğru” dediğimiz her hangi bir şeye kesin dememizi sağlayan sebebi bulmaya çalışalım.

Ne kadar düşünürsek düşünelim, yargılarımıza kesinlik katan tatmin edici bir gerçeğe ulaşamayacağız ve büyük bir çoğunluğunun bizim doğrularımızla değil öğrenilmiş yargılarla şekillendiğini fark edeceğiz.

Elbette soyutlanıp kendi doğrularımızı bulma adına inzivaya çekilelim demiyorum. “Kesinlikle, mutlaka, şu olursa sonucu budur… ” gibi ifadeler kullandığımızda bir durup “neden böyle söylüyorum” diyerek itiraf edemediğimiz dünyamıza doğru küçük bir keşfe cesaretimiz olsun diyorum.

Birileri bize mutlu veya iyi insan olmamız için yapmamız gerekenleri, keskin yargılarını, değişmez gerçeklerini dikte etmiş olabilir. Bu bizi ömrümüzün sonuna kadar kendimize itiraf edemediğimiz gerçeklerimizden kaçarak yanlış seçimlerimizin içinde boğulmaya mecbur edebilir mi? Evet edebilir! Tıpkı yüzlerce hatta milyonlarcasını ettiği gibi. Ama artık buna izin vermemeliyiz. Doğrumuzun herkesinkinden farklı olabileceği gerçeğinden çekinmeden, rengarenk zihinlerin bambaşka bakış açılarıyla oluşan muhalefet ortamında fikirler, düşünceler, doğrular ve yanlışlar çarpışırken yaşamanın tadını çıkarmalıyız.

Kim olduğumuzu, gerçek doğru ve yanlışlarımızı seçme hakkımızı kullanmalıyız çünkü seçme hakkımızı kullandığımızda değişme, değiştirme hakkımızı da kullanmış olacağız.

Bizim Sakarya Gazetesi İnternet Sitesi

Akyazı.net Haber Sitesi

Unutmayalım

Ne zaman “Ölümün iyisi kötüsü olur mu” diyen birilerini duysam, o gece; binlerce liralar ödeyip satın aldığı beton yığınlarının altında ezilirken, “kimse yok mu” diyerek attığı çığlıklarla adım adım yaklaşan Azrail’i çaresizce bekleyenler, tek bir helallik alamadan, sevdiklerinin kollarıyla özenle yerleştirilmek yerine, kimsesizler için açılan çukura toplu olarak bırakılanlar gelir aklıma. Sonra sessizce var derim kendi kendine, ölümün bile iyisi var.
Yetimliğin ve öksüzlüğün yaşının olmadığı günler gördü Marmara. Beton yığınlarının başında annesini, babasını, kardeşlerini, evlatlarını kurtarmak için oradan oraya koşuşturanlara, kurtarma ekiplerine kendi yakınlarını kurtarsın diye yalvaranlara, her saniye ölüme daha çok yaklaşan sevdikleri için dualarla yeri göğü inletenlere şahit oldu. Beton yığınları arasındaki küçük bir delikten hayata bakarken, ölümle yaşam arasındaki çizgide öylece bekleyen yürekleri kimi zaman ferahlatıp, kimi zaman ise sonsuzluğa terk ederken, günlerce hatta haftalarca süren çalışmaları umut dolu gözlerle izledi.
Paranın anlamını yitirdiği o günlerde, paylaşabilmek, birlikte başarmayı başarabilmek anlam kazandı Marmara’da. Sebzeler, meyveler, içecekler ve hatta giyecekler yanında en unutamadığım, Ankara’dan gelen ekmek arabalarıydı. Sıcacık dağıtılan o ekmekler, buz kesmiş yüzlerin ve soğuk taş yığınlarının arasında biraz da olsa içini ısıtıyordu insanın.
Bir anda “Alışmak, depremle yaşamayı öğrenmek zorundasınız” sesleri yükselmeye başladı her taraftan. Çayırda çimende sabahladığımız gecelerde arada bir dinlediğimiz radyolardan yükselen bu sesler şaşırttı bizi. Böyle bir duruma alışmak, yaşamayı öğrenmek nasıl olurdu? Hayat durmuş ilerlemiyor, kimse bundan sonra ne olacağını kestiremiyor, çarşı pazarın yeniden açılabileceğine ve hayatın normale dönebileceğine kimse inanamıyordu.
Çadırlardan barakalara, barakalardan betonarme evlere geçiş aylarca sürse de, çarşı pazar açıldı, hayat normale döndü ve para yeniden eski anlamını kazandı. Alışabileceğimize inanamayan bizler, alışma işini bir adım öteye götürerek yaşanan her şeyi unutup, yıkılan evlerimiz yerine bir kaç tane ev sahibi olmak için gece gündüz çalışmaya başladık.
20. yüzyılda yaşadığımız ibretlik mucizeleri, aldığımız dersleri, yeryüzünün bize anlattıklarını, 17 ağustosta kaybettiklerimizi unutup, mezara dönecek evler yapmaya devam ettik.
Artık aklımızı başımıza toplayarak, geçmişin en azından depremlerinden ders alarak yolumuza devam edelim. En acı tecrübelerle yaşadığımız depremi unutmayalım ve unutturmayalım!

Akyazı Net haber sitesi için tıklayın

Bizim Sakarya gazetesi internet sitesi için tıklayın

Network

Başarılı insanların çevrelerinin başarılı insanlarla dolu olması tesadüfî midir?

Başarının tesadüfî olmadığını bildiğimiz kadar, sadece çalışmak ile başarıya ulaşılmadığını da artık hepimiz biliyoruz. Başarı için başka ne lazım diye baktığımızda , “ bağlantı kurma ve bu bağlantıyı aktif olarak kullanma “ karşımıza çıkıyor. Sosyal çevre, iletişim ağı, network… Adına ne derseniz deyin hepsi aynı yere varıyor. Bakış açımız, vizyonumuz, misyonumuz, olmazsa olmazlarımız sosyal çevremizde şekillenerek ilgi alanlarımızı, bizi biz yapan değerleri oluşturuyor.

Sosyal çevremiz sayesinde değerlerimiz oluştu, kocaman adam olduk, üniversiteye de kapağı attık. Bitti mi? Hayır. Sosyal çevre şimdi daha çok kıymetleniyor. İşe başlama sürecinden, başarılı adımlarla ilerlemeye kadar her süreçte çevrenin önemi daha fazla artıyor. İşini iyi yapandan çok tanıdığa yaptırmayı seven bir millet olarak, sosyal çevrenin önemini doğuştan biliyoruz ama her zamanki tembelliğimizle, aşağı ki mahallenin kıraathanesine gidip oturmaktansa her gün kendi mahallemizin kıraathanesinde oturmayı tercih ediyoruz.

En ufak bir ortak noktayı kullanarak bağlantı ağını genişletmek ve bu ağı aktif olarak kullanmak gerekirken, aşağı mahalleye, yukarı köye, komşu ilçeye, başka bir üniversiteye gidip ağı genişletmeye bazen üşeniyor bazen de cesaret edemiyoruz. Kaçırdığımız fırsatlar için söylediğimiz sözler ise hep aynı “bana yol gösterecek kimse yoktu, bana kimse gelip böyle anlatmadı” .Tabii kimse gelip sana anlatmayacak. Sen gidip dinleyeceksin, soracaksın, öğreneceksin.

Üniversiteler sosyal çevre için büyük nimet. Bunu hala fark edememiş olanlar varsa dikkat! Nimet elden gidiyor. Üniversite içindeki topluluklar, üniversiteler arası etkinlikler, girişimcilik ve liderlik üzerine oluşturulan sayısız grup, asistanlar, profesörler, bölüm arkadaşlarınız. Her biri iş hayatınızı kolaylaştıracak, kendinizi güvende hissettirecek, daha hızlı ilerlemenizi sağlayacak değerler.

İçinizde biraz olsun girişimcilik dürtüsü varsa ki Türk olduğunuza göre kesin vardır, kendi grubunuzu kendiniz oluşturun. Mesela memleketinizden uzakta bir yerde okuyorsanız, hemşerilerinizden oluşan bir grup veya bir dernek kurun. Ankara’da okuyan Sakaryalı öğrenciler Derneği’ni kurarken edindiğim tecrübelere dayanarak söylüyorum, sizin birbirinize olacağınız kadar, Türkiye’nin hatta dünyanın her tarafında rastlayacağınız memleketinizin iş adamları da size fazlasıyla destek olacaklardır. Başka bir şehre gidip okumanın, aşina olmadığın sokaklarında kaybolmanın, kültürüne uyum sağlamaya çalışmanın nasıl olduğunu iyi bilirim. Üniversite öğrencisi iken tanışıp gurbette memleket havasını estirecek çalışmalarda omuz omuza çalıştığınız hemşerilerinizle, kim bilir yarın memleketinizde hangi işte, hangi çıkmazda birbirinize destek olacaksınız.

“Bana network’unu söyle sana işini söyleyeyim” sözünden de hareketle, başarılı olmak istiyorsak, çevremizdeki insanları özenle seçerek güçlü bir ağ oluşturmalıyız. Unutmayalım ki bağlantılarımız kadar güçlüyüz.

Akyazı Net Haber Sitesi için tıklayın

Bizim Sakarya Gazetesi internet sitesi için tıklayın

Üniversite’de İlk Günler

Hollywod filmleri esintilerinin etkisiyle üniversiteye geldiyseniz hayal kırıklıklarına hazırlıklı olun. Öyle filmlerde gördüğünüz gibi olmayacak hiç bir şey. Ne çimenlere uzanmış gitarcı çocukları ne de manken gibi dolaşan ponpon kızları göreceksiniz.

Liseden tanıdığınız birileriyle aynı okulda değilseniz, yapayalnızsınızdır o gün. Kılık kıyafetinden, bakışından, duruşundan karakter analizi yapmaya çalışarak, bütün yılınızı geçirecek birlerini arayan gözlerinizle, kim yeni kim eski diye anlamaya çalışırsınız. Hadi benden size bir tiyo, “ilk gün okula gelen herkes yenidir. Liseden tanıdığı arkadaşları yoksa sizin gibi tanışacak birlerini arıyordur. Çekinmeden yaklaşa bilirsiniz”.

Üniversite hakkında hiç bir bilginiz yoksa panoda gördüğünüz ders kodlarını, sınıf adı zannederek saatlerce fakültenin içinde dolaşabilir veya hoca sınıfa girdiğinde ayağa kalkabilirsiniz. Eğer ayağa kalkan siz olduysanız dert etmeyin, herkes aynı tedirginlikle etrafındakilerin ne yapacağını izliyor olacak zaten.

Hazırlık okuyorsanız biraz daha şanslısınız. Liseden üniversiteye adapte olmanızı kolaylaştıracak bir yılınız var. Her ne kadar “bu ne ya lise mi üniversite mi” diye söylenseniz de, hazırlığı bitirip 1. Sınıfa başladığınızda, biriktirdiğiniz arkadaşlarınızla yeni gelenlerin adaptasyonunu izlerken şükredeceksiniz hazırlık okuduğunuza.

Kaldığınız yere, yemeklere burun kıvıracaksınız ilk günler ama ona da alışacaksınız zamanla. Öyle günleriniz olacak ki, parasızlıktan değil ama sınavlara çalışmaktan vakit bulamayıp yemek yiyemeyeceksiniz. Sınavlara çalışırken daha bir pişman olacaksınız ÖSS’ye çalışırken geçirdiğiniz boş zamanlara. Her vize ve final haftasında “ÖSS’ye bu kadar çalışsaydım” diye yakınacak, sınava tekrar girip daha iyi bir üniversiteye gidip gitmemek arasında kalacaksınız. Hani kazandığınız üniversite hayallerinizdeki gibi çıkmadı ya, daha iyisini kazandığınızda hayalleriniz gerçek olacak zannedeceksiniz.

İlk günler, daha birçok gideceksiniz ailenizin yanına. Tanıdık bir çift göz bulamadığınız o koca şehir dar gelecek size, kaçıp kaçıp gideceksiniz memleketinize. Ne kadar çabuk arkadaş bulursanız o kadar kolay alışırsınız bu yabancı şehre. Her önünüze gelene güvenmeyin elbette ama çok ta kuşkucu olmaya gerek yok. Siz korkup kabuğunuza saklandıkça, kimse gelip güzel güzel sizi kabuğunuzdan çıkarmaya çalışmayacak, sizi de kabuğunuzu da kimse umursamayacak. Ne annenizin sabrı ne babanızın anlayışı var o şehirde. Ne olursanız olun değil, sevilmeye değer olduğunuz sürece sevileceğiniz yabancı bir şehirdesiniz artık.

Özgürlüğün dozunu kaçırıp, ortam yapacağım diye barlarda, diskolarda dolaşıp o şehre geliş amacınızı, üniversiteyi kazanabilmek için yaptıklarınızı ve sizin için yapılanları unutmayın. Üniversite göz açıp kapayıncaya kadar geçecek. Laf olun diye söylemiyorum. Vizeydi, finaldi, stajdı derken ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini anlamayacaksınız.

Dört- beş yılınızı, ömrünüzü tutsak edecek pişmanlıklar değil, önünüzü aydınlatacak kandiller biriktirmekle geçirin. Kim olduğunuzu ve nasıl bir aileden geldiğinizi asla ama asla unutmayın.

Akyazı Net haber sitesi için tıklayın

Bizim Sakarya Gazetesi internet sitesi için tıklayın

Yüzlerdeki Maskeler

Her sabah olduğu gibi gözerini açmakta zorlandı genç adam. Penceresinin perdesini aralayarak günlerdir yağan yağmuru bir kaç dakika izledikten sonra evden çıkmak için bir an önce hazırlanması gerektiğini fark etti.
Biraz daha yağmuru izlerse geç kalacaktı. Dolabına doğru adım adım ilerlerken bu gün maskelerinden hangisini takacağını düşünüyordu.
Gün içinde görüşeceği kişileri bir bir zihninden geçirerek en uygun maskeyi belirledi. Ömrüne yıllar eklendikçe maskeli ve maskesiz halleri iyiden iyiye karışmıştı birbirine. Gerçekte kim olduğunu artık o da bilmiyordu.
Taktığı maskelerle sürekli değişen hallerine alışmıştı, vicdanı oldukça rahattı. Ee ne de olsa menfaat dünyasıydı öyle değil mi?
Hem zaten maskesiyle dolaşan sadece o muydu? Gördüğü, konuştuğu, oturduğu, kalktığı herkes maskeleriyle gezmiyor muydu?
O halde hiç bir gariplik yoktu bu durumda, maskeleriyle özgürce gezebilirdi. Evden çıkarken “en iyi adam” maskesiyle çocuklarına veda ettiğinde bir kaç maskesini de özenle çantasına yerleştirdi.
Sokakta gezerken “iyi adam” maskesi işe yarıyordu, bir süre daha yüzünde kalmasını istedi. Arkasından “çok iyi adam” demeleri işine geliyor, kasım kasım kasılıyor ve kendini gerçekten çok iyi adam zannediyordu.
Çok geçmeden iş görüşmeleri başlıyor ve “en kurnaz, paragöz” maskesiyle menfaatlerini ortaya koyuyordu.
İçi oldukça rahattı rollerini birbirine karıştırmadan ustaca oynuyordu. Daha bir sürü maskesi vardı elbette “en dindar ”, “en merhametli ”, “en anlayışlı” ve hatta “en ahlaksız “ adam maskeleriydi bunlar.
Hepsinin yeri ayrıydı ve ona göre hepsine gerek vardı.
Kimse onu hiç bir şey için yargılayamaz, eleştiremezdi çünkü o hangi maskeyi kime karşı takacağını iyi biliyordu.
Etrafta dolaşan yüzlerce, binlerce ve hatta milyonlarcası! Yüzlerinize takıp çıkardığınız maskelerin izlerini fark edebilecek kadar net görebilen gençler büyütüyorsunuz.
Bizlerin lekeli yüzlerinize bakarak dinlediğimiz hayat derslerinize değil, her ne olursa olsun maskelere sığınıp lekelenmemiş tertemiz yüzlerinize ihtiyacımız var.
Bize anlatmaktan vazgeçin bize sadece gösterin. Gösterin ki güzel görelim, güzel gördükçe güzel düşünelim, güzel düşündükçe hayatımızdan lezzet alalım ve başka hayatlara da lezzet katalım.

Bizim Sakarya Gazetesi internet sitesi için tıklayın

Akyazı Net internet sitesi için tıklayın

Adım Adım Üniversite

Çok büyük anlamlar yüklediğimiz, uzun yıllarımızı uğruna feda ettiğimiz O günü, sadece bir kaç yıl geçmiş olmasına rağmen hayal meyal hatırlıyorum.
İlkokul sıralarımdan itibaren “üniversiteye git, üniversiTE sınavını kazan, üniversİTE oku, üniveRSİTE çok önemli, üniVERSİTE hayatını değiştirir, ÜNİVERSİTE sana rahat bir hayat getirir…” cümleleriyle ben adım adım büyüdükçe, üniversite devleşip benim boyumu aşan, kaldıramayacağım bir yüke dönüşüyordu.
Yıllar geçtikçe Üniversiteye dair duyduklarımla “ben ki basit bir insanoğlu, ne haddime o yüce üniversiteyi kazanmak!” diyecek hale geliyordum. Etrafımdan sürekli arkadaşlarımın bana rakip olduğunu, içimizden birilerinin eleneceğini hatırlatıp duran sesler yükseliyor ve bu duyduklarıma rağmen sağlıklı arkadaşlık ilişkileri yürütmem bekleniyordu.
Zaten sürekli bir şeyler beklesinler bizden, hiç bıkmadan usanmadan beklesinler:
‘Derslerimiz iyi olsun’, arkadaşlarımız doğru olsun, ‘strese girmeyelim, öfkeli olmayalım, hem dershane hem okul için ayrı ayrı çalışalım, hiç bir deneme sınavında düşük net yapmayalım, hiç kimsenin çocuğu bizi geçmesin, ödevlerimizi ihmal etmeyelim, okula devamsızlık filan da yapmayalım. He bir de sakın şu yapmak zorunda olduklarımızın hiç birine isyan etmeyelim.’
Bizim için hazırlanmış senaryoda oyuncu olarak yıllarca bizden istendiği gibi yaşayalım, tabi buna yaşamak denirse…
Sınava gireceğim gün yaklaştıkça omuzlarımdaki yük iyiden iyiye ağırlaşıyor, küçücük bedenimin gücü tükeniyordu. Etrafımda yükümü paylaşacak birilerini ararken benim adıma senaryomu çizenler , “hayat senin hayatın sorumluluklarının üstesinden tek başına geleceksin” diyerek bir kenara çekiliyor, Sınava girerken yiyip içilebilecek ne varsa nefesine güvendikleri herkese de bir bir okutmayı ihmal etmiyorlardı.
Sınava girişimi hatırlıyorum. Bir kaç öğretmenim, annem, babam, kardeşlerim hepsi arkamdan umut dolu gözlerle bakarken onlara attığım son bakış; “benden bir şey beklemeyin, yeter, bu iş beni aşar, ben yapamayacağım, girmesem olmaz mı” diyordu. Gözlerimin haykırışlarından anlayan nerdee…
Mecburen sessiz sessiz sınıfımın yolunu tutarken benden daha fazla yükün altında ezilmiş olduğunu farkettiğim yüzler görüyordum. Herkesin yüzünde okunan duygular ortaktı, tek fark duygu yoğunluklarıydı.
Sınav için sınıfa oturduğumda herkes dua ederken ben yüzlerini inceliyor, bir taraftan da sınava giren herkes dua ediyorsa, dua kabulleri için bir seçme sınavı da orada yapılıyordur diye tahmin ediyordum.
Kendi kendime “üniversite yüceyse yüce, işte sıralarda oturan herkes benim gibi iki elli, iki kollu, iki gözlü, aynı yükle yüklenmiş, aynı korkuları yaşayıp aynı cümleleri işitmiş sıradan öğrenciler” derken sınav kağıtları ne zaman dağıtıldı, ben o soruları ne zaman yaptım, ne zaman sınavdan çıktım hiç farkında değildim. Bir de herkesin “nasıl geçti diyen” cümleleri etrafımı sardıkça, geçiştiren cümleler kurup, kaçacak bir delik arıyordum. Sınav bitti, bütün yük omuzlarımdan dökülecek zannederken işin en zor kısmının sınavdan sonra başlayacağını hiç bilmiyordum.
Sınava hazırlanan bütün öğrenciler üniversite öncesinde en zor kısmın, sınava hazırlık aşaması olduğunu zanneder. Oysa asıl zor ve önemli olan, sonuçlar açıklandıktan sonra bir ömür gideceğin yolu belirleyecek olan mesleğini seçmektir.
Sınava hazırlanırken tercih etmen gereken hiçbir şey olmadan yapacağın tek iş ders çalışmaktır. Herkes aynı şeyi söyler “çocuğum ders çalış”. Çalışırsın veya çalışmayıp azar işitirsin karşılaşabileceğin iki seçenek vardır. Ama tercih dönemi öyle mi? Ömrü hayatında duymadığın meslekler bir anda “aa bak olur mu bu geleceğin mesleği ” cümleleriyle karşına çıkar.
Öğretmenlerin, annen, baban, akrabaların, arkadaşların herkes kaşif olur bu dönemde. Sen ne yapacağını şaşırırsın, bir onu bir bunu dinler durursun. Tam ellerini başının arasına alıp, ne yapacağını düşünürken başka bir kaosçu çıkıp “meslek seçme, üniversite seç” diyerek ortalığı hepten birbirine katar. Hangi mesleği seçeceğini düşünür dururken, meslek mi üniversite mi diye düşünürken bulursun kendini. Elinde üniversitelerin taban puanları gezinir durursun günlerce. En sonunda da zar zor verirsin bu önemli kararı.
Her hangi bir üniversitenin her hangi bir bölümüne gitmek isteyen, barajı geçtikten sonra zaten üniversiteyi kazanmış olur. Asıl mesele üniversiteyi kazanmak değil, bütün hayatını etkileyecek bu önemli kararı verirken, etrafındakilerin sözlerine aldırmadan “ben gerçekten ne istiyorum? İstediğimi zannettiğim o şey beni mutlu edecek mi?” diyebilecek kadar cesur olabilmek.
Bu soruların doğru cevabını verebilenler hayata ve kendilerine değer katabilenlerdir. Tercih dönemimde bu soruların içine her batıp, her battığımda da kendime “tatmin olmayacağın bir hayat yaşama ve hatta seni tatmin etmeyecek bir hayal dahi kurma ” diyerek nefes alıyordum.
Sınav puanı kısıtlamalarının da etkisiyle sorularımın cevapları beni Gazi Üniversitesi Endüstri Mühendisliğine getirdi. O yüce üniversiteye geldim ve bitti mi? Hayır. Aynı soruları tekrar tekrar sorup tekrar tekrar cevaplayarak dolu dolu tükettiğim üç yılım ve daha tüketeceğim yıllarım var.
Aynı cevaplarla kesişen yollarda görüşebilmemiz ve hayata, kendinize değer katabilecek tercihler yapabilmeniz dileklerime…

Akyazı Net internet sitesi için tıklayın

Bizim Sakarya Gazetesi internet sitesi için tıklayın

Güç Uğruna

Günlerce, haftalarca belki de yıllarca çalışıp dört gözle beklediğimiz makamlar, mevkiler, koltuklar bizi olduğu kadar aile bireylerimizi de tatmin eder mi? Acaba aile bireylerimiz gerçekten bunlardan birine sahip olmamızı ister mi? Elbette istemeliler ne de olsa işin sonunda unvan ve güç var öyle değil mi? Peki ya unvan ve güç uğruna kaybedilenler…
Kazanmak istediklerimiz uğruna savaşırken en büyük fedakarlıkları aile bireylerimizden bekleriz. Hele bir şu iş olsun, hele şunu da bir atlatalım diyerek oyalayıp olmaları beklenen şekilde yaşamalarını isteyerek, güç uğruna kendi seçimlerini seçimlerimizle değiştirmelerini bekleyerek yılları önümüze katar gideriz. İşin kötüsü çoğu zaman bizim seçimlerimizi değil kendi seçimlerini yaşadıklarını zannederek bize benzeyişleriyle, konumumuza uygun hal ve hareketleriyle övünür gezeriz. Halbu ki bizim için vazgeçilenleri, sahip olduğumuz bu kıymetli aileyi görebilsek övündüklerimizden, uğruna çabaladığımız o güçten çok daha fazlasına sahip olduğumuzu farkedeceğiz ama gözümüz o güce dikilmiş bir kere, başka bir şeyi görmek ne mümkün.
Güce ulaşma yolu başka dert, ulaştığında yaşamak bambaşka dert. Bütün aile payına düşeni yaptı, o süper güce ulaşıldı, koltuklar, makamlar havada uçuşuyor, sıkıntılı süreç bitti, beklenen rahatlığın vakti geldi zannederken büsbütün kafese kapatılıyor insan.Kendi sıkıştığı kafesin içine ailesini de almayı ihmal etmiyor. En çok kafesin içinde birbirine ”vay be ne güçmüş nasılda kafese kapattı her birimizi” diyerek bakan gözler anlatıyor bu gücün kudretini.En sıkıntılı süreç tam da o zaman başlıyor. Bütün aile bireyleri kendileri için önceden hazırlanan kalıplara özenle yerleşiyor. Kalıpların dışına çıkmamaya dikkat ederken insanlık hali işte arada bir aile bireylerinin de kişisel başarıları olabiliyor.Böyle durumlarda kalıpların başına toplanan kalıp ustaları “başardın zannetme! Gücün getirdiği faydalar bunlar! Sakın kendin elde ettin sanıp kalıbından taşmaya kalkma! Ailenizden biri zaten önemli bir şeyi başardı, gücü elde etti, ailenizin başarı hakkı doldu!” uyarılarını savuruyor. Kendine ait başarılar elde edebilmek, kendine ait olmayan bu unvandan arınmak, kendi unvanını kendi elde edebilmek için sahip olduğu, güç zannedilen o şeyi saklamaya çalışan aile bireylerinin çırpınışlarını izliyorsun.
Aile bireylerinin, güçle böbürlendiğini düşünerek , “gücün burda sökmez” temkinlerinde bulunan bazı öğretmenlere, küçük görüleceğini düşünerek önce davranmak isteyip küçük görmeye çalışırken kendi kendine küçülenlere, konuşmaktan dahi çekinip uzak duranlara gülümseyerek attığı bakışlara tanık oluyor, onlar için seçtiğin hayatı yaşatmaya çalışırken, seçmek istedikleri hayatı ölüme terk etmek zorunda oluşlarına seyirci kalıyorsun.
En kıymetlilerimizden çaldıklarımızla sahip olmak istediklerimizin bize ve hatta onlara sağlayacaklarını terazide tarttıkta sonra, ağır basanlara doğru yürüyecek kadar güçlü bacaklarımız varsa zaten en büyük güce sahibiz, güçlerin peşinde kendimizi ve kıymetlilerimizi yormamıza , seçimlerimize doğru adımlarken tereddüt etmemize gerek

Bizim Sakarya Gazetesi internet sitesi için tıklayın

Akyazı Net internet sitesi için tıklayın

Sevgi ve Korku

Her gün aynı gökyüzünün yıldızlarına veda ederek kapatıyorlardı gözlerini, birbirine bakan pencerelerinin aynı gökyüzünden süzülen ışıklarla aydınlanacağı odalarında, aynı güne gözlerini açmak üzere.Yedikleri, içtikleri, küsüp barıştıkları, gülüp eğlendikleri, sevip saydıkları hep aynıydı.Pınar’ın sarışın tenini iyiden iyiye aydınlatan mavi gözleri, Aylin’de boncuk boncuk bakan kocaman kara gözlere dönüşmüş olmasa, ten renkleri ve çenelerinde ki gamzelerle görünüşleri de aynı olabilirdi.Farklı olan başka şeyler de vardı elbette. Anne ve babaları farklıydı mesela, kardeşleri ve akrabaları da. En büyük farkları ise Allah’ı algılayışlarıydı.
Pınar için sevgi, Aylin için ise korku demekti Allah. Bu yüzdendi her şimşek çakışında Pınar’ın göklerde olduğunu düşündüğü Allaha bir şey olacağından, Aylin’in ise şimşeklerle Alah’ın onu öldüreceğinden korkması.
Pınar Allah’ın merhametini dinledikçe daha bir merhametli, affediciliğini dinledikçe daha bir affedici olarak büyüyordu.Onun için sadece cennet vardı ve cehennem sadece insanlar suç işleyip af dilemezse ortaya çıkacaktı.Allah cehennemi kendi isteğiyle yaratmazdi, dünyadaki tüm annelerden çok daha merhametliyken hiç kullarını ateşe atmak istermiydi? Cehennem ancak ve ancak kulların pişman olmadıkları yanlışlarıyla doğup büyüyen bir ateş olabilirdi. Allah ona kendinden de yakındı, namaz kılmak onun için Allah ile buluşmaktı.Başını secdeye koyduğunda sevdiğine kavuşmuş gibi gülümseyerek dua eder, hasret gidermiş olmanın sevinciyle namazını bitirirdi.Hatta karanlıktan korktuğu bazı geceler Allah’a ona sarılması için dua eder, sarıldığını hayal ederek huzurla uyurdu.
Aylin ise Allah’ın önce cehennemi yarattığını, cehenneme gitmesine gerek olmayan birileri olursa diye cenneti yarattığını hayal ederek büyüdü. Onun için herkes cehennemlikti bakmak, görmek, duymak, konuşmak her şey günahtı, ailesi ona böyle öğretmişti, günahtan kaçmak mümkün olabilir miydi? Üstelik bir hata yapıp pişman olsan Allah’ın karşısına çıkıp af dileyecek yüzün olamazdı.Diyelim ki utanmadan çıkıp af diledin eğer ki affedildiğin o hatayı bir daha yaparsan vay haline! Dinden çıkarsın maazallah diye düşünür, çoğu zaman gün içinde bir böceği yanlışlıkla ezerek veya annesine karşı gelerek işlediği günahlar yüzünden secde etmeye utanıp namaz kılarak Allah’ın karşısına çıkmaya cesaret edemezdi.
Çocukluğun bitip gençliğin başladığı dönemlerde ailelerinin Allah’ı anlatış şekilleri iyiden iyiye hayatlarına yerleşmişti. Pınar bir günah işlediğinde bir daha işleyip işlemeyeceğini düşünmeden, tekrar kirleneceği bilindiği halde bin bir emekle temizlenen bembeyaz çamaşırlar gibi, tövbe eder, Allah yolundan şaşmadan doğrusuyla yanlışıyla Allah’a kulluk için ibadet ederdi. Aylin ise günah işlediğini düşündükçe utancından ibadetten uzak durarak, Allah’tan uzaklaşarak günahları içinde boğulurdu. Bu durum yıldırımdan ölme korkusuyla kulaklarını tıkamaktan başka bir şey değildi.
Allah’ı korku ile ilişkilendirerek tanıyan çocuklardansa sevgi ile ilişkilendirerek tanıyıp tanıtan çocuklar, tüm islam aleminin korku içinde yaşadığı bu dönemin en büyük kurtarıcılarıdır. Korkmayı öğrenenin korkutmayı, sevmeyi öğrenenin ise sevilmeyi öğreteceğini unutmadan yetiştirililen müslüman çocuklar, islam toplumlarının geleceğidir. İslamın gerçek yüzünü biraz olsun dünyaya gösterilebileceğimiz bir ramazan olması umuduyla.Hayırlı ramazanlar.

Bizim Sakarya Gazetesi internet sitesi için tıklayın

Akyazı Net internet sitesi için tıklayın

Y’lerin Cumhurbaşkanı

Hızla değişen dünyanın, hızla gelişen kuşaklarına liderlik etmeye soyunanlar, hitap ettikleri dönemi tanıyıp kabullendikten sonra, liderlik anlayışlarını yeniden gözden geçirseler fena olmayacak. Aksi halde Sessizler, Boomer’lar, X’ler Y’ler, Z’ler derken hangi kuşakta yetişip, hangi kuşakla muhatap olduğunu bilmeyenlerin liderliklerinin sonu, muhataplarının kuşaklarında yok olmak olacak. Peki ne bu kuşak zırvalığı? Gelin birlikte bir göz atalım.
Sessiz Kuşak (1946-1945) “uyumlular” olarak tanımlanan bu kuşak cumhuriyet döneminde yaşayan dedeler, nineler olarak karşımıza çıkıyor.
Baby Boomer’lar (1946-1964) Siyasilerin büyük çoğunluğunun içinde bulunduğu “kuralcılar” kuşağı.
X kuşağı (1965-1979) bizlerin anne ve babalarını içine alan, bizleri sınavlara hazırlamalarıyla bilinen “rekabetçiler” olarak tanımlanıyor.
Y kuşağı (1980-1999) bizler, yani günümüzün gençleri. “ yaratıcı” olarak tanımlanmakla birlikte, her şeye “niye” sorusunu sorabilen, mantıksız olduğunu düşündüğü her şeye karşı çıkan, gerçekçiliğe önem veren, sevmediğine saygı göstermeyen, çok çabuk birlik olan ve takım çalışmalarıyla başarıya ulaşan bir kuşak.
Aslında öyle çok karmaşık beklentileri yok Y kuşağının. Onlara karşı sahici olunması, dürüst cümlelerle açık iletişim kurulması en büyük beklentileri. Laiklik, muhafazakarlık gibi kavramlarla pek işi yok, Apaçi, beyaz türk gibi kavramlara daha çok hakim bu kuşak. En büyük yetenekleri ise, birlikte başarmayı başarabiliyor olmaları.
Kuralcılar tarafından yetiştirilip, tek başına birey olmayı öğrenen X kuşağı, kendi çocukları olan Y’leri yetiştirirken farketmeden kendilerine yani ailelerine bağımlı bir kuşak büyüttüler. Tüm imkanlarına ve yaratıcılıklarına rağmen Y’ler, her başarılarında taktir, övgü ve cesaretlendirilme bekler hale geldi.
Bu beklentileri iş hayatında ki patronlarından, ülkesini yöneten liderlere kadar her alana yayıldıkça, bloomer yani kuralcı kuşağına mensup siyasilerle bitmek bilmeyen çatışmalarla, kendilerini kanıtlama ve kabullendirme çabasına girdiler.
Siyasilerden istedikleri şey çok basitti. “Adam yerine konmak”, ilhamlandırılmak, desteklenmek, taktir edilmek. Çünkü anne ve babaları onları yetiştirirken hayatlarının merkezine koymuş, değer vermiş, cesaretlendirmiş, desteklemiş ve taktir etmişti. Türkiye Cumhuriyetinden ve ülkesinin liderlerinden bekledikleri bundan ibaretti.
Saygı değer cumhurbaşkanı adayları, genç, dinamik, yaratıcı, güçlü Y kuşağına güvenin. Alıştığınız yöntemlerle olmasa da kendi yöntemleriyle, büyük adam değil büyük ülke olmak için çabaladıklarını unutmayın. İlhamlandırın, destekleyin ve takdir edin hepsi bu.

Akyazı Net internet sitesi için tıklayın

Bizim Sakarya Gazetesi internet sitesi için tıklayın

Uyan

1403 yıl önce, İslamiyet’in doğuşuyla başladı mevki ve nüfuslarını yitirmekten endişe duyarak kendi çıkarlarını İslam’dan, Müslümanların huzurundan üstte tutanlarla edilen mücadeleler.
Sadece putperestlere karşı ediliyordu elbet bu mücadeleler. İslam’a karşı çıkarlarına öncelik vermek Müslümanların yapacağı bir iş değildi o zamanlar. Çıkarlarını diplomasi, politika, ithalat, ihracat cart curt gibilerin arasına gizleyen Müslümanlara da rastlamak pek mümkün olmazdı. O zamanki Müslümanlar, zulmeden birilerini görünce zulmedenin yıldırımlarından ölme korkusuyla gözlerini kapatıp, tarafsız kalmayı kendine yakıştırmaz, Müslüman kardeşlerini korumaktan çekinmezlerdi. Peki şimdi kim koruyacak Müslümanları zulmedenlerden? Ocağına düşen ateşlerle büyüyen çocuklar mı? İslam birliği teşkilatları mı? Yüksek sesli liderler mi?
Ocağına düşen ateşlerle büyüyen çocuklardan medet umacak değiliz herhalde. Gün acısını öfkeyle eline silahını alıp etrafa saldıranların güçlü olduğu gün değil. Gün, gücün bilimde, ilimde, parada olduğu gün. Hal böyle olunca ezilen, zulüm gören İslam ülkelerinin çocuklarından kendi kendine bilime, ilime, paraya ulaşmalarını beklemek ütopik.
Peki ya İslam birliği teşkilatı? İsmine bakılırsa akla; her Müslüman devletten bir grubun birleşerek aynı çatı altında İslam’ı yaymak ve yaşatmak, Müslümanların haklarını korumak, Müslümanların birliğini, beraberliğini sağlamak için faaliyetler gerçekleştiren ve bu faaliyetlerini tüm uluslara duyurarak, İslam algısı yönetimini ele alan bir teşkilat geliyor. Yok yok, Yakın zamana kadar İslam birliği teşkilatının adının dahi anılmadığına bakarsak bu teşkilattan medet ummak, ocağına düşen ateşlerle büyüyen çocuktan bir şeyler beklemekten daha ütopik. Müslüman halkı zulmedenlerden korumak için faaliyetler gerçekleştirip uluslara duyurarak algı yönetimi kontrolünü ele almak nerde İslam birliği teşkilatı nerde…
Türkiye’yi olduğu gibi bu teşkilatı da gizliden gizliye denetleyip yönetmeye çalışan ülkeler var elbet. Bu açıdan pek farklı sayılmayız. Fakat ne mutlu ki 15 yıldır Türkiye olarak bu teşkilatlardan daha fazla sesini çıkarabilen, İslam birliğinden daha çok medet umulan liderlerle yönetildik. Çok şükür ki Müslüman ülkelerin çatısı olduk.
Türk milleti olarak Müslüman ülkelerin geleceğinde sorumluluğumuz büyük. En çok bizden korunup kollanmayı bekleyen Müslümanlara karşı sırtımızı dönmek, tarafsız olalım, sessiz kalalım demek delikanlı Türk karizmamıza yakışmaz. Önemli kararlar verirken Türk milletinin geleceğinin yanında Müslüman ülkelerin geleceğini de düşünerek adımlarımızı atmak boynumuzun borcu.
Aylardır bizi oyalamak için birbirimize düşürenler, bu gün zulmünü izlediklerimizden başkası değil. Dün uyudun kendin için değilse de Müslüman kardeşlerin için, bu gün uyan artık Türkiye! Üstadın da dediği gibi,
Yarın elbet bizim elbet bizimdir. Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir!

Akyazı Net internet sitesi için tıklayın

Bizim Sakarya Gazetesi internet sitesi için tıklayın

İngiltere’ye Türk Bakışı

Türkiye Filistin’deki katliama ağlarken, İngiliz hükümeti ve basını İsrail’i alkışlamaya devam ediyor. İngiliz halkı ise artık algı yönetimi oyunlarına gelmiyor.
Yakından takip ettiğim İngiliz basını İsrail’in katliamını meşrulaştıracak her türlü harekete büyük destek verirken, özellikle BBC tarafından yapılan haberlerde İsrail kendini savunmaya çalışan masum bir çocuk gibi gösterilmeye çalışıyor. İsrail hükümetinin blog, Twitter gibi sosyal medya hesaplarında yayınladığı karikatür ve resimlere önemli yer ayıran BBC, İsrail’in kendini savunma gerekçesiyle hareket ettiği algısını oluşturmaya çalışıyor. Filistin’in sosyal medya üzerinden yaşananları duyurmasını da, Hamas hükümetini “tek ya da en iyi seçenekleri ” gibi görmeyen gençlerin sempatisini kazanma çalışmaları olarak değerlendiriyor.
İsrail’in sosyal medya üzerinden oynadığı masumiyet oyununda, dünya kupası başladığı günden bu güne ölen İsrailliler, Filistinlilerin füzelerini sakladığını iddia edilen cami, ev, hastane ve okul gibi resimlerle hazırlanan afişler kullanılıyor.
İsrail’in afişleriyle haber yapan BBC, Filistin’de yiten bir canı haber ederken, İsrail’in kaybettiklerini sıralamayı ihmal etmiyor.
650 milletvekilinin bulunduğu İngiliz parlamentosunda, İsrail’i kınayan önergelere sadece 38 parlamenterin imza attığı ve bunlardan yalnızca 1 tanesinin başbakan Cameron’ın partisinin milletvekili olduğu da dikkat çekerken, bu önergelerin konuyla ilgili görüş bildirmek amacıyla avam kamarasına sunulduğu ve parlamentoda tartışmaya dahi açılmayacak olması gözlerden kaçmıyor.
Tüm bu olup bitenler İngiliz halkının olayların gerçek yüzünü görmesini engelleyemiyor. Londra’da 20 kişilik bir grup “İsrail’e silah vermeye son verin”, “ BBC yine kendini gösterdi” gibi pankartlarla kabine ofisine girerken, binlerce kişilik başka bir grupta Londra sokaklarında protestolarını sürdürüyor. Protestocular içinde; Pakistanlılar, Türkler, İngilizler, Hindistanlılar, Filistinliler yanında Siyonizm karşıtı Yahudiler de yer alıyor. BBC ve İngiliz hükümeti ise tüm baskılara rağmen İsrail yanlısı olmaya devam ederken, Kudüs’ü İsrail toprağıymış gibi göstererek Hamas hükümetinin düşürülmesi gerektiğini savunuyor. Halk ne derse desin Cameron ve BBC çıkarlarının peşinden koşuyor.
Türk gözlerime taktığım İngiliz gözlükleriyle okuduğum İsrail- Filistin haberleri, izlediğim protestolar, cafelerde, iş yerlerinde ve hatta üniversite bahçelerinde konuşulanlar, batının Müslüman ülkelere karşı takındığı tavrı gözler önüne seriyor ve bu tavır bir kez daha gösteriyor ki,
Müslüman’ın Müslüman’dan başka kardeşi yok. Allah yar ve yardımcımız, yolumuz bahtımız açık olsun…

Bizim Sakarya Gazetesi internet sitesi için tıklayın

Bizim Sakarya Gazetesi internet sitesi için tıklayın

Gurbette Bayramlar

Sesler duymaya çalışıyorum, alıştığım bayram sabahlarından. Annemin beni uyandıran sesi kulağıma gelmeden açmayacağım gözlerimi. Dakikalarca bekliyorum sessizce. Sonra babamın namazdan geldiğini anlayacağım arabanın sesi geliyor aklıma. Annemin sesiyle olmasa da babamın gelişiyle açabilirim gözlerimi diyorum. Uzun bir zaman, arabanın sesine kesilmiş kulaklarımla bekliyorum. Kardeşlerim diyorum, belki kardeşlerim koşup uyandırır beni, o zaman da açabilirim gözlerimi. Gözlerimi açmaya yetecek tanıdık bir ses duyamadan akıp gidiyor zaman.
Zoraki açıyorum gözlerimi, odamın penceresine doğru adımlarken yalnızlığın acısı sarıyor kalbimi. Pencereyi açıp, bu günü bayram yapacak birilerini bulmak için etrafta koşuşturan sapsarı, kapkara insanları inceliyorum. Hiç biri tanıdık gelmiyor. Hiç biri bu günü bayram yapmaya yetmiyor.
Bilir misiniz gurbetin bayramlarını? Anneden, babadan, kardeşten ayrı geçen her gün hüzün yüklüyken, nasıl güzel geçsin gurbetin öksüz bayramları.
Gözler neşeyle ışıldamaz, yaşla dolar öksüz bayramlarda. Kapının zilinden çok, telefonlar çalar. Derin hüzünler sarar, tatlı bayram telaşlarını. Kalp acı acı atarken çevrilir annenin, babanın, kardeşinin numarası. Şeker bekleyen çocukların ürkek bayram kutlamalarından çok, hasret cümleleriyle bayramını kutlayan solgun sesler işitir kulakların. Gözlerin yaşlı, kuru bir sözle ortak olursun sevdiklerinin telaşına ama buruk ama dalgın. Dalar gidersin uzaklara, özlediğin zamanlara. Boğazına düğümlenir kelimeler, sessiz kalırsın çoğu zaman.
Gölge düşürmemek için bayramlarına, gizlersin hüznünü gözünden akan damlalara. Damlalar ağırlaşır, burnunun direği sızlar yine de susarsın. Bir bayramımız daha var mı diye geçirirsin içinden, gün sayarsın.
Her zamankinden zordur iş güç. Birlikte çalıştığın kişileri daha bir incelersin, ne ramazan ne bayram bilen var diye iç geçirirsin. En çok sevdiklerinle paylaştığın tatlı bayram telaşlarını düşünürsün o gün. Bir acayip hal kaplar içini. Nereden geldim bu gavur ellere diye kızarsın kendi kendine, dar gelir her yer. Hiç bir yere sığamazsın.
“Bir derin yaradır bağlayamazsın,
Damla damla dolar çağlayamazsın,
Yutkunur yutkunur ağlayamazsın,
Kor olur gurbette bayram sabahı.”

Bizim Sakarya Gazetesi internet sitesi için tıklayın

Akyazı Net internet sitesi için tıklayın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s