Emi ile Eddie

II.Bölüm

Koşarak Jane’in proje çalışmalarını yürüttüğü atölyeye girdim. Jane’i orada bulacağıma emindim. Üç yıldır her salı ve perşembe günlerine yetiştirmek zorunda olduğu bir projesi mutlaka vardı. Atölyeye girdiğimde kocaman paftalar etrafında toplanmış gruplar üzerinde gözlerimi gezdirirken sabırsızlanıyordum. Neredeydi bu Jane. En umutsuz anlarımda Jane’e koşardım hemen. Saatlerce içimi döker, yapacağı yorumları can kulağıyla dinlerdim tutunacak bir dal bulabilmek için. Güvendiğim bir dostum daha hayal kırıklığına uğratmıştı beni.Gözlerimin önünde acımasızca içine almıştı mavi deniz, pembe şallı kızı.

Atölyedeki herkesi tek tek süzdüm Jane yoktu. Tam içimi saran hüzünle merdivenlere yöneldim ki Jane’in solgun yüzünü gördüm uzaktan. Belli ki Jane’in benim ona olduğumdan daha çok ihtiyacı vardı bana. Beni görür görmez gülümsedi yorgun bedenini kollarıma bırakırken. Daha bir zayıflamıştı sanki.Proje zamanlarında onu böyle görmeye alışkındım ama bu sefer başka bir problem vardı alışık olmadığım. İyi ki geldin diyebildi kollarımı üzerinden çekerken. Gözlerimi Jane’e dikmiş merakla bekliyordum anlatmasını. Onu böylesine yoran Jack miydi? Hemen oracıkta arayıp ağzıma geleni söyleyebilirdim Jack’e. Proje grubu muydu? Atölyeyi başlarına yıkabilirdim o an. Etrafımızda toplanan kalabalığı farkettiğinde toparlandı birden Jane. Sevmezdi öyle başkalarına güçsüz gözükmeyi.Bir derdi varsa yalnız bana anlatmalıydı, benim gibi değildi o. Ben acımı da sevincimi de hep sesli yaşamak, bağıra bağıra ağlamak, kahkahalarla gülmek isterken o içinde saklayıp, kimsenin olmadığı bir anda çıkarmayı iyi bilirdi. Benim gibi değildi işte. Acımı da sevincimi de yaşamama kimse karışmasın,  özgürce istediğim her an her saniye yaşayabileyim isterim ben. Güçsüzlük değil ki bu, insan olduğumun bir kanıtı hatta. Kalbim var benim! Ara sıra yaralanıp akıttığı kanı, gözlerimden hüzün damlalarıyla boşaltan. Ne var ki bunda? Gülmek kadar ağlamakta var hayatta.Hatta belki ondan bile çok.

Jane’in bir kaç saatlik daha işi vardı atölyede.İşi bitine kadar onu yalnız bırakmaya hiç niyetim yoktu. Paftasıyla uğraşırken bir tabure çektim kendime. Bütün masalar paftalarını jüriye yetiştirmek üzere çalışanlarla doluyken bile tabure bulabilmek zor değildi atölye’de.Her nedense konforlu bir yatakta keyif yaparcasına  masalara oturmayı ve hatta uzanmayı seçiyordu çoğu. Evlerinden çok yaşadıkları atölyelerinin konforlu olduğuna beni bile inandıracak kadar rahat gözüküyorlardı üstelik. Jane ne kadar garipti. Bir kaç dakika önce kollarımda yorgun bedenini hissettiğim o değildi sanki. Gülücükler saçarak nasıl da boyamaya çalışıyordu çizdiği daracık sokakları. Oysa ben görebiliyordum o boyadığı sokaklara sıkıştırıp saklamaya çalıştığı duygularını. Jane’in gülücüklerindeki hüzün çizgilerini anlamlandırmaya öylesine dalmışım ki  yanaklarıma sıcacık bir buse kondurmak için üzerime doğru attığı adımlarıyla kendime geldim. Saatler akıp gitmiş meğer. Bir an önce buradan gitmek istiyorum diyebildi Jane, kimseye aldırmadan.Böyle işte birtanem söyle, haykır, bırak boşalsın içindeki her şey. Sana yükledikleri ağırlıkları bırakta onlar taşısın biraz.

Kocaman çantaları sırtladığımız gibi en keyifli dedikodularımızın, en derin acılarımızın sırdaşı , yaşadığımız her anımızın tanığı meşhur mantıcımıza gitmek üzere Kızılaya doğru yürümeye başladık. Nereye gidelim dememiştik birbirimize, bunu konuşmaya da gerek yoktu zaten, dertleşmeye ihtiyacımız vardı. Önümüzde koskocaman birer buçuk porsiyon mantı ,ortada dolu dolu salatalık turşuları olmadan dökemezdik ki içimizdekileri.

Yol boyunca eğleneceğimizi bildiğim anılarımızı hatırlattım Jane’e, Gülümseyeceğine emin olduğum anılarımızı. Birlikte dördüncü senemizdi artık. Gülüp eğleneceğimiz bir sürü anımız birikmişti. Neler yaşamış, nelere şahit olmuş, nelerin üstesinden gelmeyi başarmıştık birlikte.Gözümüze çok tehlikeli gelen üniversite’de birbirimizle karşılaşmış olmanın ne büyük şans olduğunu söyler dururduk.Bunu her konuştuğumuzda Jane’in eklediği gibi bu onun şansıydı çünkü her zaman o benden şanlıydı. 🙂

Mantılarımızı sipariş eder etmez başladı anlatmaya. Jack çok sert konuşuyordu, Jane bunu kaldıramıyordu. Kavga ederken bile elini bırakmayacak kadar sakindi oysa Jane. Alıştığı bir hayat vardı ve herkes gibi o da alıştığı hayata, yetiştiği ailedeki ortamına karşı uyum sağlayacak şekilde geliştirmişti prangalarını. Herkes böyledir aslında ama çok azı farkındadır bunun. Nasıl bir aile ortamında yetişirsek yetişelim, o ortamda mutlu olabilecek mekanizmalar geliştiririz kendi kendimize. Her gittiğimiz yerde o ortamı ararız farkında olmadan çünkü en çok o yetiştiğimiz ortamda kendimizi nasıl koruyacağımızı, nasıl davranmamız gerektiğini biliriz. Ancak o zaman güvende hissederiz. Her gün kavga dövüş olan bir ailenin çocukları, gergin ortamlarda nasıl mutlu olabileceklerini öğrenirler zamanla, sevgi ortamında yetişenlerin sevmeyi, sevilmeyi öğrendikleri gibi. Kader değildir bu elbette. Kişi farkında olduğu an başka ortamlarda da rahat hissedebileceği ve hatta rahat ettirebileceği prangalarını geliştirebilir .İşte budur ailemizde kızdığımız ne varsa zamanla kendimizde de görmemizin sebebi.

Jane içindeki her şeyi döktükten sonra rahatlamıştı. Konuştuklarımız ona iyi hissettirmişti. Her iki yabancının olduğu gibi Jane ve Jack’in de geliştirdiği farklı prangalar vardı sevgi ise tüm bu prangaların üzerini örtelebilecek sonsuz ve tek güçtü.

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s